Mevlana’yı anlamak ve yaşamak için Mesnevi’yi okumak gerek. Mesnevi’yi anlamak içinse, aşkı nakış nakış işleyen Minager-i Aşk’ı...
Safir Aktüel Türkiye’de en çok okunan kitabın yazarı Sinan Yağmur’la sizler adına, Aşk’a dair bir söyleşi gerçekleştirdi.
Yakın zamanda sinema filmi çekilecek olan ve geniş bir kadro planlanan Aşkın Gözyaşları, son dönemde Türk edebiyatında en çok okunan kitap. Kısa sürede zirveye çıktı ve hale yerini koruyor. Marifet ve maharet Cenabı Allah’ın inayeti diyor Sinan Yağmur. Kitabın başarısını, Mevlana ve Şems gibi iki büyük Hak aşığının hikmeti ve himmeti olduğunu söylüyor. Okurlar, kitapta tasavvuf kokusunu ve samimiyeti buluyor ve şiddetle tavsiye ediyorlar. Sinan Yağmur, “Besmele çekmeden abdestsiz asla yazmadım” diyor. “Marifet bizde değil içeriğin öneminde. Biz hürmet ettik…
Fatmanur BEKEN
AŞK OLSUN
Derler ki Mevlâna yanmaya hazır bir kandil idi; Şems geldi, çorağı ile bu kandili tutuşturdu. Bu doğru, ama yanan kandil hem kendini hem çerağı yaktı, ortada ikisinden de eser kalmadı, yalnızca bir aşk çerağı parladı ardından. Öyle bir çerağ ki yüzyıllar boyunca yüz binlerce gönlü aydınlattı, yaktı, kavurdu Onu sevenler pervaneler gibi çerağın etrafında döndüler, dönerken yandılar. Şairin dediği gibi: Döndükçe etekler yelpazelenir Döndükçe gönülde aşk tazelenir...
ÖMRÜNÜ MEVLANA’YA VE ŞEMSE ADAMIŞ BİR KALEM Sinan yağmur aşkın fikir çilesini çekmeye çalışan sıradan bir insan. Bir öğretmen. Yıllarca kuyusuna aşkın damlalarını biriktirdi. Mevlana’yı okudu şemsi anlamaya çalıştı. Onları yaşamaya yanaştı. Ve çeyrek asırlık bir sürecin ardından kuyudaki damlaların artık kâğıtlara dökülmesi gerekiyordu. Ruhunu kalemin ucundan akıtmaya çalışan bu insan şimdi deli dalgalar gibi engin denizlere ulaşıyor. Ve yıkadığı her yüreği Şems’e Mevlana’ya hayran bırakıyor. Sinan Yağmur, 1965 Kırşehir doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Kırşehir’de tamamladı. 1984 yılında 17 Aralık gecesi bir rüya gördü ve hayatına yeni bir milat başladı. O gecenin Şeb-i Aruz’u anlatan bir gece olduğunu bilmiyordu. Üniversite imtihanlarına başvuru için son gündü ve henüz 18 yaşındaydı. Kırşehir’de yaşıyor, sınav merkezi olarak Kayseri ve Ankara’yı yazabileceği halde, o gece gördüğü rüyanın etkisiyle Konya’yı yazıyor sınav merkezi olarak formuna. Kaderini belirliyor. Şöyle anlatıyor Sinan Yağmur “Rüyamda sislerle kaplı bir yeşil kubbe gördüm. Ve sislerin arasından bana bir kol uzandı. Bir kalem uzattı ve şöyle dedi. -Beni yaz. Öğretmenime sordum ertesi günü Yeşil kubbeli bir müze vs. bir yer var neresi olabilir? Ve bir an o kubbeyi bir takvimde gördüğümü hatırladım ki, burası Konya’da Mevlana Hazretlerinin türbesi idi. Ve ben o gün forma Konya’yı yazdım.” Ve devam ediyor.
AŞKIN ŞEHRİ’NE YOL “Konya uzak, Kırşehir‘e sekiz saat mesafede, çevremdekiler buna güldü geçti. O dakikaya kadar tasavvufla bir ilgim yoktu ve hatta soğuk bakan bir insandım. Sınava orada girdim. Konya’ya gelir gelmez Mevlana Hazretleri’nin türbesini ziyaret ettim ve dua ettim. Ya Rabbi bana burada okumayı yaşamayı ve son nefesimi burada vermeyi nasip et. Duamız kabul olmuş ki 26 senedir biz, Aşkın Şehri diye nitelendirmiş olduğum Hz. Pir’in şehri Konya’dayız.” Konya’ya gelir gelmez Hz. Mevlana’yı anlamak ve öğrenmek için onunla ilgili yazılmış ne kadar kitap varsa okumaya başlar. 1984 yılından itibaren Hz. Mevlana ile tasavvufla, tasavvufun pirleri Şems-i Tebrizi, Muhittin Arabî, Abdülkadir Geylani, Sadettin Konevi, Hallaç, Beyazit-i Bestami. Fakat yoğun olarak Mevlana hazretlerini okur. Yazma eserler kütüphanesi, tarihi kütüphaneler mekânı olmuştur. Ruhunu tatmin için sancı çekiyor ve artık susuzluğunu gidermenin peşinde, manevi iklimlerin içinde, bu arayışla Hz. Mevlana ile doluyor, bir türlü doymak bilmeyen halde tasavvufu hissetmeye çalışır Yağmur. 2004 yılında Hz. Mevlana hakkında medyada olur olmaz şeyler söylenmeye başlandı. Tasavvufun desturlarının dışında Hz. Mevlana insanlara anlatılmaya başlandı. Bu çalışmalar sırasında bir arkadaşı Sinan’a şunları söyler. “Sen yirmi yıldır Hz. Mevlana’yı okuyan, anlamaya çalışan biri olarak bu noktada sessiz kalmamalısın. Mevlana’yı sadece gazete köşelerinden, kitap sayfalarından takvim yapraklarından tanıyan tasavvufla ilgisi olmayan birçok kişi Hz. Mevlana ile ilgili konuşurken senin susman vebaldir. Onu bu kadar seviyor ve anlamaya yaşamaya çalışırken, Mevlana’ya nasıl hesap vereceksin ‘
TENNURE VE ATEŞ Bu söz düşündürüyor Sinan Yağmur’u. Ve bildiklerini paylaşmak düşüncesiyle Tennure ve Ateş isimli kitabı yazıyor. “Altı ay kadar çalıştım” diyor Sinan. “Bir okyanus olan Hz. Mevlana’yı damla miktarınca anlatmaya çalıştım”. Ve devam ediyor. “Ancak insanların anlayabileceği bir tarzda gayret gösterdik. Okuyucuyu kitabın içinde dolaştırmak istedim. Tasavvufla kucaklaşmalarını tanışmalarını ve böylece Hz. Mevlana’yı anlamaya giden yolda bir yürek olmalarını istedim.” Türkiye’de akademik kitaplar maalesef okunmuyor. Okuyucu; akıcı, dili sade, betimlemesi güzel roman üslubunda kitaplar istiyor. Günümüze kadar Hz. Mevlana sürekli akademik olarak anlatılmış. Bu metodu değiştirmek lazım düşüncesini hayata geçiren ilk kişi Elif Şafak ve Babı esrarda Ahmet Ümit’tir. Onlar insanların unuttuğu değerleri hatırlatmak gibi bir görev üstlendiler. Bu sebeple Elif Şafak ve Ahmet Ümit’e Türk edebiyatı bu anlamda teşekkür etmeli. Tasavvuf derinliği olmamalarına rağmen Hz. Mevlana’yı anlatma çabalarını takdir etmeli.
KUDS’A TEPKİ Aşkın Gözyaşları’ isimli eserinde bir eleştirisi var Sinan Yağmur’un Hz. Mevlana’yı kaleme alan yazarlara. Şu şekilde dile getiriyor tepkisini. “Asıl eleştirdiğim kişi İranlı yazar Saide Kuds. Kimya Hatun adlı romanında öyle bir Mevlana anlatmış ki ben burada zikretmek dahi istemiyorum. Şems, yeryüzüne gelmiş geçmiş en yabani bir adam; Mevlana ise hiç bir fonksiyonu olmayan bir kişilik gibi karakterler verilmiş kitapta. Ve bu karakterler verilirken, edebiyatın edep dediğimiz ilkesi çiğnenmiş. Hakkaniyet dediğimiz ilkesi çiğnenmiş. Siz ömürlerini Allah aşkı ile insanların hizmetine adamış ve gönülleri, fikir dünyasında fethetmiş, kıtalar açmış bu manevi zatları böyle anlatamazsınız. Bu bir ayıptır vebaldir. Neden derseniz. Bu, tarihin köprülerine dinamit atıyorsunuz demektir. Bir neslin mazisini okumasına ve tasavvufu anlamasına engel oluyorsunuz demektir. Burada bir art niyet vardır. Ve doğru olanı çarpıtıyor, insanlara yanlış aksettiriyorsunuz demektir. O zaman tabii ki burada bir tepki koymak gerekir. Bu bir. İkincisi Elif Hanım ve Ahmet Bey’in eserleri, uzaktan, yaşanmadan ve hissedilmeden kuru kuruya yazılmış eserlerdir. Mevlana’yı yazacaksak eğer mutlaka tasavvuf literatürüne hâkim olmanız gerekiyor. Ve onun yaşadığı coğrafyaya gelmek zorundasınızdır. Konya’yı bilmek ve yaşamak durumundasınız Konyalılarla konuşmak durumundasınız. Hz. Mevlana’nın yaşadığı, imamlık yaptığı, iplikçi camiinden tutunda, ders verdiği Karatay medresesi, ateş bazının bulunduğu yer, Konya sokakları-caddelerinde sabahlarsınız. Ve buralarda Mevlana’nın ruhunu ve kokusunu içinize çekersiniz. Bunu okuyucuya aksettirir iseniz siz doğru yoldasınız demektir. Benim avantajım 26 yıldır bu şehirdeyim. Dolayısıyla tasavvuf literatürüne hâkim olarak bir İlahiyatçı kimliğim var. Tasavvufun bir kabuk ilmi olmadığını, bir öz ilim olduğunu ve bir yaşayış biçimi olduğunun bilincinde biri olarak, dolayısıyla tasavvufun içerisindeki ilmen yakinden tutunda, vahdeti vücuda, vahdeti Şuhut konularına kadar bütün bunlara vakıf olduktan sonra, Mevlana’nın öğretilerini eserlerini, etkilendiği alanları ve etkilediklerini kavrarsınız. Sırrını kavrarsınız. Örneğin; Muhammed İkbali ne yaptı da etkiledi? Veya Goethe ondan nasıl etkilendi? Ne buldular Mevlana’da? Bunu bilebilmek için, tasavvufu bilmek zorundayız. Çünkü Mevlana’nın beslendiği kaynak o, içtiği su o.”
TASAVVUF İKLİMİ Sinan Yağmur düşüncelerini dile getirirken bu konuda önemli mesajlar veriyor. “Diğer edebiyatçılar tasavvufu uzaktan bir denizi seyreden insan gibi seyrettiler. Oysa denizin içine girip ayağını sokacaksın, tuzunu tadacaksın, dalgalarıyla boğuşacaksın, kulaç atacaksın. Denizin içindeki inci-mercanı göreceksin. Denizin içinde isen, her türlü bilgisine sahip olursun. Su sıcak mı? Soğuk mu? Derinliği nedir? Sığlığı nedir? Uzaktan, tasavvufla ilgili-bilgisi olmadan bir eser üreten kişi ise, ömrünü çölde geçirmiş, denizle ilgili kitap yazan bir kişi gibidir.” Tennure ve Ateş derin bir araştırma sonuncu yazılmış akademik bir kitap. Tennure ve Ateş’ten sonra okullardan tutun cezaevlerine kadar olumlu tepkiler alır Sinan Yağmur. “Biz Mevlana’yı bilmiyor mu şuz” diyerek memnuniyetlerini dile getiri okuyucular. Bu arada 2007 UNESCO tarafından Mevlana yılı ilan edilir. Mevlana’ya duyulan açlık gün yüzüne çıkmıştır.
BATI TASAVVUF KAPISINA MEVLANA’DAN GİRMİŞTİR Dünya 50 yıl önce kendisine şöyle bir soru sordu. Her türlü rahata lükse, konfora sahibiz, fakat hala bunalımdayız. Cinayetler her geçen gün artıyor, intiharlar artıyor, anti depresan hapların kullanımı artıyor. Ve onlar içlerindeki büyük boşluğu anladılar. İçe dönmeyi istediler. Batının mistik dediği tasavvuf un bu dokusunu, tasavvufun kaynağından öğrenmeye çalıştılar. Karar verdiler. Anadolu’nun İslamlaşmasına Ahmet Yesevi’den itibaren bakıldığında, dünya coğrafyasında inançsız insanların Müslümanlaştırılmasında tasavvuf rol almıştır. Hiç bir kelamcının, ya da bir filozofun kişiyi Müslümanlaştırmasına dair bir bilgi bulamazsınız. Çünkü tasavvuf hal ilmidir. Kal ilmi değildir. Ruha hitap eder. Tasavvuf ehli, yaşayışıyla karşı tarafa mesaj verir. Tasavvuf ehli, güzel ahlakı ile komşusuna karşı mütebessim tavrı ile hoş görüsü ile kişileri cezp eder. Tasavvuf bir gönül alma ilmidir. İslam’ın güler yüzüdür tasavvuf. Bu şekilde insanların gönüllerini fetheder. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz islamafobi ye karşı tek rüzgâr tasavvuftur. Mutasavvıflar burada önemli rol alınca batı dünyasının ilk aklına gelen isim Mevlana’dır. Daha sonra Muhiddin İbnül Arabî ve diğerleridir.
BELH Hz. Mevlana’yı yazmak için Afganistan’a doğduğu eve gidiyor Yağmur. Mevlana’nın doğduğu odada bitiriyor kitabını. Mevlana’nın Belh’ten başlayan yolculuğunu aynıyla yaşamak istiyor onu anlamak için. Doğduğu köyü ziyaret ediyor. Ve Hz. Mevlana’nın Belh’ten başlayan yolculuğunu ayniyle takip ederek o güzergâhtan Konya’ya geliyor. Onun yaşadığı medreselere uğruyor. Namaz kıldığı camilerde namaz kılıyor. Yolculuğunu anlatırken, “Mevlana olmak istedim” diyor. “Tasavvufta, ‘Hale geçişi’ sağlayabilir miyim?” düşüncesiyle edebi bir empati kurmayı amaçlıyor. “Acaba Mevlana buralarda ne buldu? Ne yaşadı? Onun ruhunu ne şekillendirdi? Bereketlendirdi? diyerek yaptım bu yolculuğu. Mevlana’yı yaşamaya yaklaşma cesareti göstererek.” Diyerek devam ediyor anlatmaya. Hayatta her şeyin taklidini yapabilirsiniz fakat aşkın taklidini yapamazsınız. Aşkın sevmenin rolü olmaz. Samimiyetin taklidini yapamazsınız. Riyakârlık kokar. Sinan Yağmur, “Tüm samimiyetimle Mevlana’yı yaşamak için gezdim buraları” diyor. Hz. Mevlana’nın eserleri Türkçe, Arapça, Farsça yoğunlukta olan eserler. Yanı sıra İngilizce, Fransızca Ermenice, Moğolca ve birçok dilde. “Lehte ve aleyhte, bunların hepsini okudum” diyor Sinan Yağmur, devam ediyor anlatmaya. “Muhammed İkbal’den tutunda, Frank Levis’e kadar kim ne kitap yazmışsa okudum. Ve şunu gördüm. Hiçbir batılı, Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Rum, Yunan hiç birinde, Mevlana’nın aleyhinde hiçbir kelime yok. Mevlana’nın ve Şems’in aleyhinde suyu bulandırmaya çalışan kötü zan maalesef bizim Türk Edebiyatında var. Bu çok acı, bir de İran’dan Saide Kuds çıktı. Oysaki bir diğer İranlı ünlü düşünür Ali Şeraiti, hayatının iki ayrı döneminde bunalım sonucu ölümle yüz yüze geldiğini ve intiharın eşiğinde iken kendisini Mevlana’nın Mesnevi’sinin kurtardığını söyler. Batı medeniyetinin, maalesef ki kendi değerlerine karşı duruş sergileyen kişilere ödül vermek gibi bir kompleksleri var. İşte bu komplekse uygun portföye sahip yazarlar, bu anlamda Nobel e sahip oluyor. Mısır’da Necip Mahfuz, İran’da Saide Kuds bu tarz yazarlardır. Türkiye’de de bunun örneği var.”
VE ŞEMS İnsanlara Şems’i hatırlatmamız lazım. Aşkın Gözyaşları Şems adlı esrinde Sinan Yağmur bunu hedefledi. Kimileri Şemsi Tebriz’i sanki hayal üstü bir varlık gibi boşlukta bir kahraman gibi yazdı. Ya da eksik bilgilerle, olduğunun dışında bir insan olarak tanıttılar. Oysaki Mevlana’yı anlatabilmek için yol Şems’ten geçmeliydi. Şems var. Evet, ama birde Mevlana’nın Şemsi var. Buradaki hikmet ne? İşte bunu bize Mevlana anlatıyor Aşkın Gözyaşları Mevlana’da Sinan Yağmur. Hz. Mevlana’nın çocukluğundan tutun, hayatında ki bütün insanlar var kitapta. Selahattin Zerkubi, Hüsamettin Çelebi, Sadettin Konevi, Sultan Veled, Yunus Emre… Şems gelene kadar Hz. Mevlana’nın Muhammed Celaleddin dönemi, hamlık dönemi, Şems ile beraber yaşadığı dört yıllık dönem, Mevlanalaştığı dönem, piştiği dönem. Şems’ten sonraki yirmi dört yıllık yanma dönemi ve eserlerini ortaya çıkardığı dönem. Mevlana’nın diliyle ve eserlerindeki sözleriyle onun iç dünyasını insanlara aktarmaya çalışıyor yazar bu eserinde.
YOLUN BAŞIDA MEVLANA SONUDA MEVLANA “Aşkın Gözyaşları Şems ve Aşkın Gözyaşları Mevlana’nın hiçbir satırı dört duvar arasında yazılmamıştır “diyor Sinan Yağmur. “Rüyalar hikmetler işaretler birbiri ardınca geldi. Örneğin Hz. Mevlana’nın hayatını yazarken onun dergâhında, avlusunda türbesini seyrederek yazdım. Şemsi Tebriz-i ile ilgili olan kitabı da Şems’in doğduğu köy olmak üzere, şu an türbesinin bulunduğu Konya’da cami ve türbe içerisinde yazdım. Yüz metre bile uzağa gitsem belki o efsun dağılır diye düşünerek oradan ayrılamadım. Ve inanın çoğu zaman ilham kanalıyla yazdırıldım.”
AŞK OLSUN İnsanlar bunalımda ve iç dünyalarının güzelleştirilmesini istiyor. Mevlana, aşksızlıktan muzdarip olanlara ‘Buyurun gelin’ diyor. İnsanları kayıtsız, şartsız, renksiz, kabuksuz ‘Aşk için’ aşkın makamına davet ediyor. Dünya akın akın Mevlana’nın makamına geliyor. Adeta iki insanın kavuşması gibi görüyor insanlar Mevlana’yı makamında ziyaret ettiklerinde. Hangi dil inanç renk cinsiyet olursa olsun, insan olmaya dair kucaklayıcılığın ve sırrın kokusunu duyuyor insanlar Mevlana’nın huzurunda. Konya, Hz Mevlana’yı anlamaktan uzak ve anlamadığı gibi anlatamıyor da. Konyalı için Mevlana turizm ve gelirle eş anlamlı. Oysaki dünya mirası olan bu manevi zatın ruhani gölgesinde yaşadıklarının farkında olmaları gerekir. Mevlana’yı aramak, taş duvarlarla örülü bir türbede olmak değil. Kendi ifadesi ile “Ben gönüllerdeyim” diyor Mevlana. Aşkı yaban ellerde ve yavan dillerde arama. Aşk içinde. Aradığın senin içinde. Aradığın o olsun. Aşk olsun.
ETME… Duydum ki bizi bırakmaya azmediyormuşsun… Etme… Yalvarmanın ve yakarmanın nezaket ve letafet boyutuyla dile getirilmiş tatlı bir serzenişi. Karşısındaki insana serzenişini, sesin tılsımlı tınısıyla duyuruyor Mevlana bu dizelerde. ‘Sana muhtaçlığımı bil’ diyor. Bir niyaz var. Mevlana naz ediyor, naz ederken nezaketle ediyor. Öyle bir ifade ediyor ki kelimeler hicap duyuyor. Ateş üşüyor. Su ıslanıyor. İnsan, lisan değildir. İnsan özdür. Özünü közden alacaksın. Zoru, çileyi başararak kendine döndüğünde, hiçbir yavanlık seni yıkamaz. Hiçbir kısır düşüncenin boğamadığı acıyı bal eden bir insana, hangi acı dokunur ki? Hiç gök gürlemeden, kara bulutlara katlanmadan, rahmet yağmurları tabiatı, varlığı yeşertir mi? Acıyı hüznü bilmeyen ne anlar bunların açlığından…
Sinan Yağmur, gönlünü açmak için senelerdir Konya’da. Çeyrek asırdır tasavvuf kokusu solumaya çalışıyor aşk fısıltılı kitaplarda.26 yıllık Mevlana araştırması ile geçen süreye 24 kitap sığdırdı. Yeterli mi? Asla! Ecel yüreğini öpeceği deme kadar yazmaya and içti.
Mevlana; Aşkı, ama gerçek İlâhî aşkı, bütün boyutları ve derinliğiyle yaşayan ve yaşatan bir ârifti.
Mevlâna’nın yolu, hep bir aşk medeniyeti olarak yaşadı. “Aşk benden doğmadı, aşk beni doğurdu” diyordu. Aşk çocukları onun terbiyesinden geçerek yaşadı yüzyıllar boyunca. Ruhu şad, sırrı kutsal olsun.
Sinan Yağmur son olarak şu cümleyi kuruyor.
"Aşk demek, çetin imtihanlardan geçmek, belayla karşılaşmaktır. Ben gönlümün ayağındaki bağı, zaten aşk peşinden koşsun diye çözdüğümden, hayat yolunda yürürken, gönlümü belâ durağında bırakıp yürüdüm.”
MEVLANA MÜZESİ
Bugün müze olarak kullanılmakta olan Mevlâna Dergâhı'nın yeri, Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alâeddin Keykubad tarafından Mevlâna'nın babası Sultânü'l-Ulemâ Bâhaeddin Veled'e hediye edilmiştir. Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 tarihinde vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiştir. Bu defin gül bahçesine yapılan ilk defindir. Sultânü'l-Ulemâ'nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlâna'ya müracat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlâna "Gök kubbeden daha iyi türbe mi olur" diyerek bu isteği reddetmiştir. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled Mevlâna'nın mezarı üzerine türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiştir. "Kubbe-i Hadra" (Yeşil Kubbe) denilen türbe dört fil ayağı (kalın sütun) üzerine 130.000 Selçukî dirhemine Mimar Tebrizli Bedrettin'e yaptırılmıştır. Bu tarihten sonra inşaî faaliyetler hiç bitmemiş 19. yüzyılın sonuna kadar yapılan eklemelerle devam etmiştir. Mevlevî Dergâhı ve Türbe 1926 yılında "Konya Âsâr-ı Âtîka Müzesi" adı altında müze olarak hizmete başlamıştır. 1954 yılında ise müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı "Mevlâna Müzesi" olarak değiştirilmiştir.
|